Sabah uyanınca kendi kendime dedim ki,“Biz az gelirli, çok çocuklu iki ailenin çocuklarıyız.Babalarımız belirli bir maaşla bize baktı, okuttu ve bugünlere getirdi.Bundan sonra biz, ayaklarımızın üstünde durmalıyız.Onlara sitem etmeye gerek yok.Sade nikâhımızı kıyarız,yuvamızı kurarız.”
Sabah kalktım, pencereden dışarı bakmak istedim, cam buz tutmuş, dışarı gözükmüyordu.Tırnağımla biraz kazıdım, hava güneşli gözüküyordu.Üstümü giydim,içim içime sığmıyordu.Kendimi bir an için sokağa atmak oldu.Sabah ayazında her taraf buz, yer takır takır.Bir iki adım attım,ileride bir köpek havlıyordu, aldırış etmedim.Çatılar buz sarkıtları ile donanmıştı.Mümkün olduğu kadar uzak durdum.Evet, ben Doğu Anadolu’da büyümüştüm.Bir an çocukluğumu hatırladım.Anam babam tembih etmişti, çatıların altından gitmeyin, buz başınıza düşer, diye.Ellerim üşümeye başladı, burnumun ucu ve kulaklarımda…Fazla yürümeden eve döndüm.
Kuzine yanmış, çaydanlıktan buharlar çıkıyordu.Filiz ve kayınvalidem kahvaltı hazırlıyorlardı.Rica ettim, kuzinenin fırınına patates attırdım.Çocukluktan bu yana yememiştim.
“Çok severim,” dedim.
Muzaffer Hanım;
“Üşümüşsün, sobaya yakın otur,bir bardak çay vereyim, için de ısınsın,” dedi.
İkinci bir annenin şefkatini içimde hissettim.Sandalyeyi kuzineye yaklaştırdım, çayımı yudumlamaya