evli idi.Babam o sıralar yol bekçisiydi.Günde on kilometre yaya gider, yolları kontrol ederdi.Omzunda manivela,trenleri durdurmak için flama, somunlarını sıkmak için anahtar ve belinde toplu, uzun namlulu bir tabanca taşırdı. Tabanca, kışın karşısına kurt çıkarsa kendini korumak için.Babam çok hızlı yürürdü.İşçiler ona Tayyare lakabını takmışlardı.Şöyle bir tekerleme söylüyorlardı:
“Hele bakın hele Seyyar’a.Ne kuş böyle gider ne de tayyare.Yaman olur insanların sarısı, on travers bir adımın yarısı.”
Bir gün bana;
“Cemil, haydi, Sırbasan’a Cemile bibine gidelim,” dedi.
Bana cazip geldi.Yolda konuşa konuşa gidiyoruz.Babam bir adım atana kadar ben ona yetişmek için üç adım atarak,yani koşarak gidiyordum.
Babam türkü söylemeyi çok severdi.Sesi çok güzel ve güçlü çıkardı.Yolda elini kulağına attı, başladı Azeri türküler söylemeye.Benim artık takatim kesildi, adımlarım yavaşladı. O, türküye daldı.Geride kaldım.
“Baba, baba!” diye çağırıyorum, duymuyor.
Duysa, biraz dinlenelim, diyeceğim.Benimle arası epeyaçıldı.Birden geriye döndü, ben uzaklardayım.Bana doğru geldi:
“Vay benim toprak başıma, seni nasıl unutmuşum!Sen çocuk, ben büyük, adımımız uyar mı? Gel bin sırtıma.” dedi.
“Yok baba, biraz yavaş git, ben gelirim.”